Akıl-fikir

You are currently browsing articles tagged Akıl-fikir.

Avrupa ve Türkiye’de Öteki Sorunu

Bir kaç gece önce, Amin Maalouf ile yapılan bir röportajı izliyordum.

Maalouf’un döne döne “batının doğuyu, kuzeyin güneyi anlamak istememesi” konusunu vurgulaması dikkatimi çekti ve bir süre sonra düşüncelerimin bu konu üstünde odaklandığını fark ettim. Elbette bu konu tüm yaşamımda aklıma ilk kez gelmiş değildi, ancak Maalouf’un, kendinin de dahil sayılabileceği bir zümreye bizde alışılmış kavramla “öteki” adını koymak istememesiydi asıl ilgilendiğim başlangıçta.
Böyle başlayan düşüncelerim bir süre havada uçuştuktan sonra bir forma girdi: Amin, “aslında benim dahil olmadığım, ancak dahil olanlara çok yakın olduğum” türünden bir ifade içindeydi. Öyleydi zira bir şekilde içinde yaşadığı toplum onu kabul etmişti; o toplum için “artık Fransız” bir Maalouf vardı. Fransızlar, işlerine geleni kendinden sayıp gelmeyeni inkar hususunda üstattırlar: Fransızca söyleyen şarkıcı ve bestecilere bakalım: Georges Moustaki, Joe Dassin, Enrico Macias.
Bunların hangisi Fransız? Fransızlara göre yanıt “hepsi”dir. Zira, bizden tolere edilebilir marjlarda farklı olan kişiyi “bizden” kabul etmek zor değildir.
Öte taraftan politikacı açık söyleyemez, sıradan vatandaş doğru söyleyemez. Politikacı, işten sıyırmak için türlü laf çevirirken, sokaktaki adam “yabancıları istemiyorum” der ve sıyrılır. Doğrusu şudur: İçinde bulunulan toplumun gelişmesine sekte vuracak ve geriye götürecek dinamikler genel sağduyu tarafından dışlanır. Fransızlar (ve onlardan gelen ilhamla, zamanla neredeyse tüm avrupa) dini kamu yaşamından çıkarabilmek zorunluluğunu yüzyıllar önce görmüşler ve bunun için sıklıkla ağır bedeller de ödemişlerdir. Kendi kilisesinin toplum üstündeki etkisini bedel ödeyerek silmiş bir toplumdan ve o toplum bireylerinden, müslüman türbanını kabul etmeyi beklemek aptallıktır. Toplum, örneğin Enrico Macias’tan kültürel bir zenginlik olarak yararlanmayı bilirken, Macias’ın ülkesinden gelen görece eğitimsiz kalabalığın, kültürlerini etkilemesine de tepki gösterir. Bu durum çok insanidir ve çok normaldir. Bana göre İslam, ilkçağların üretim-tüketim yöntemleri ve bunların idaresi hakkında bir sistemden ibaret olabilir. Benim kız çocuğum başını şu ya da bu nedenle örterse, bana göre bu durum onun seçimi/geri zekalılığı ya da ikisi birden olabilir, ancak onun ve yalnız onun seçimi olacağından saygı duyulmalıdır ve böyle olacaktır zira benden, gelişim çağında zihinsel gelişimini baltalayacak hiç bir safsata duymayacaktır. Bu durumun, günde beş vakit namaz kılıp, etrafında erişkin rol-model olarak türbanlılardan başka kimseyi görmemiş bir kız çocuğu için de böyle olacağını, bu tür çocukları yetiştiren kesim de kabul eder ve çocuk yetiştirme yöntemlerinde benimle aynı açıklığı uygularlarsa, ne benim, ne de ehl-i akl-ı selim herhangi bir kişinin tepkisine uğramazlar; ne ben onlar için, ne de onlar benim için “öteki” olurlar.
Öte taraftan, düşünce yapısının şekillenmeye başladığı yaşlarda “ne yerde ne gökte olan” bir mitolojik kahramanın hikayeleriyle büyümüş bir çocuk, ortalama üstü akıllı değilse bu döngüyü kıramayacak ve kendi çocuklarını da aynı mitolojiyle büyütecektir.
“Ana dilimi konuşmak istiyorum.” diyen kişiyi anlamak zor değildir ancak “kendi mitolojimi topluma dayatmak istiyorum.” diyen adamı, en azından ben anlayamam ve bu durumda birbirimiz için “öteki” haline geliriz. Oysa burada kişisel sorunlar yoktur, eğitim sorunları vardır, üstyapı sorunları vardır.
Bu günlerde anayasa plebisiti hususunda “Demokrasi için evet” diye kıçını yırtanların anayasanın inanç hürriyetini düzenleyen 24. maddesi hakkında ses çıkarmamaları anlamlıdır. Anlamlıdır zira “din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin ilk ve orta öğretim kurumlarında zorunlu ders…” olduğuna dair ifade de oradadır.
Darwin’i maymun olarak gösteren karikatür suç değildir ancak müslümanlığın kurucusu ile ilgili benzer bir karikatür çizmeye kalkın, hem hukuki olarak hem de uygulamada ne olacağını benden daha iyi tahmin edebilirsiniz.

Türkiye seküler bir ülke değildir; dünyadaki iki laik ülkeden biridir (diğeri Fransa). Sekülarite ile laiklik arasındaki ayrım boşuna yapılmamıştır. Basitçe anlatmak gerekirse, seküler rejimde devlet, her türlü inanca eşit mesafede durur ve dini sembol ile kavramlarla, cemaatler ile inançların düzenlenmesiyle ilgilenmezken, laik devlet tüm dinleri resmen tanır, ancak kontrol altında tutabilmek için tanır; din ile parayı buluşturmak isteyebilecek yapıları önleyebilmek için tanır.
Bugün tehdit altında olan bizatihi cumhuriyetin yapısıdır. Bunun için izlenilmeye çalışılan yöntem de paşa paşa beraber yaşayan kişileri birbirine “öteki” kılmaktır. Oysa aslında aramızdaki tek fark, biz kentin bir semtinde rakımızı terasımızda içerken, diğer semtlerde aynı rakının masa altında içilmesinden ibarettir. Benim “mitoloji meraklısı” dediğim adam aşık olmaz mı? Düşmüş gördüğünde yardım etmez mi? Ya benim gibi düşünen adam aşkı bilmez mi? Yardım nedir, bilmez mi? Şüphesiz hepimiz biliriz, çünkü insanız.
Politikacılar ellerini yakamızdan çekerlerse, oturur çok konuşuruz, çok dertleşiriz.
Fransa’da da böyledir, Türkiye’de de böyledir.

Paylaş:
  • Print
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • DZone
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Ping.fm
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati

Etiketler:

Önyargılar Üzerine

Bu yazı bir süredir kafamın içinde bir yerlerde yazılmayı bekliyordu; bugünü bekliyormuş.

Öncelikle yazılarını -genel olarak yaklaşım açısını- fevkalade bulduğum, beğendiğim Altan Tanrıverdi’den bir alıntı yapmak isterim:
‘Doğrusu da budur. Diğer taraftan “senin yerinde olsaydım” ibaresi ile başlayan cevaplar da yanlış sayılmaz ki birazdan ben de öyle yapacağım.’
Yazının tamamı da oldukça ilginç ve şuradan okunabilir.

Tanrıverdi yazısında, “deneyimli bir programcıdan çaylağa nasihatler” kabilinden  -doğru yorumlayabildiğim ölçüde- diğer unsurların yanında, satır aralarında önyargılardan kaçınmak gerektiğinden de dem vuruyor.

Ben de fikirlerimi bu çerçeveye oturtmak bu buradan yola çıkarak düşüncelerimi geliştirmek isterim:

“Çok bilen çok önyargı sahibi olandır.” genel olarak doğru bir önerme olarak kabul görebilir, ta ki “düzgün fikir sahibi olmak” ile “önyargı sahibi olmak” ayrıştırılabilsin.

Son günlerde heyecanlı gençleri sıkça görüyorum: “Hoca, iyi diyorsun da, falancayı filanca şekilde yapsak daha iyi sonuç alamaz mıydık?”

…ve sıkça yanıtlıyorum: “Ben benchmark severim. Görelim!”

Doğal olarak işbu genç arkadaşlarımızın bir çoğu “Görürüz!” diyor da arkasını -adı üstünde “gençlik” hezeyanının sonucu- bir türlü getiremiyor.

Oysa ben ne söylüyorum? “Disiplinli düşünebilme yetisi en büyük yetenektir.”

“Disiplinli düşünme” ya da “düşünceyi disiplin altına alma” derken bir yöntemler bütününden söz ediyorum; önyargılardan değil.

Devlet dairesinde memur olacak kişiler yazının bundan sonrasını okumayabilirler, ancak gelecek için kendinden bir şeyler bekleyenler okumaya devam etmeli.

- Eğitim sistemimiz ne yazık ki analist yetiştirmek üstüne değil, “vasat adam” yetiştirmek üstüne kurulu. Bu sistemden “ukala papağanlar yetiştirmek” durumundan ötesini -ne yazıktır- elde edemiyoruz. Çocuk pırıl pırıl, harika bir sistem çözümleyicisi olacak, biz ona “hayır!” diyoruz, “önce üniversite bilmemne hadisesini kazan!” ve beynini böylece -o vakte kadar elimizden kurtarabilmişse bile- düdüklüyoruz, dimağının ırzına geçiyoruz. Ondan sonra da oradan mezun olunca adama (bakın artık “adam” oldu) “haydi, sistemlerimiz, kıçımız başımız sana emanet!” diyoruz. (Tabii işin böyle olduğunu bildiğimiz için demiyoruz ama sistem buna yönelik)

- İşbu (artık) “adam” mektebi bitirdikten sonra elimize düşüyor ve dünyanın gerçekte kaç bucak olduğunu biraz olsun görmeye başlıyor: Zaten düdüklenmiş beyniyle (özellikle yazılım sektöründen söz ediyorsak) okulda hoca olmaktan gayrısını başaramamış hocaların elinde, beyni çift kat düdüklenmiş adamdan söz ediyoruz. Söz ediyoruz ve bu adamların sektörde “insan kaynağı” diye ortalıkta dolaştığını da böylece söylüyoruz.

- “Kendini geliştirmek istiyor musun? Unut!” diyoruz, “okulda ne öğrendiysen unut, çünkü hepsi ya önyargılı, ya yanlış, ya eksik ya da düpedüz palavra! Yeni doğmuşsun gibi yap. Aç bak, dokümantasyon orada. En başından oku, hepsini oku. Sonra gel bize anlat ‘ruby fastcgi ile şöyle çalışırmış’, ‘python aslında ne kadar şahaneymiş, php bilmemneymiş’. ama önce oku! Edindiğin bilgiyi sınıflandırmak için, sana uygun gelebilecek bir yöntem geliştir. Bunları yapmıyorsan, ancak devlet dairesinde memur olursun. Çocukların da devlet dairesinde memur olur.”

Bunları söylerken devlet memuru olma durumunu aşağılıyor muyuz? Hayır. Haddimize düşmez. Öte taraftan, bir yazılımcının devlet memuru ya da okulda hoca olmak için hakikaten çok rasyonel gerekçeleri olmalı. Sizin kişisel olarak verebileceklerinizin çok çok sınırlı olduğu bir ekosistemde isterseniz allame-i cihan olun, hiç ama hiç bir şeyi değiştiremezsiniz. Oysa, bir yazılımcı “bir şeyleri daha doğru yapmak” için vardır; öyle yazılımcıdır.

Önceki gün yazdığı kod hakkında (istediği kadar iyi çalışıyor olsun) şüpheye düşmeyen adama dahi artık yazılımcı değil “kod ağası” denir.

Öğrendiklerinizin, uzun süredir eski öğrendiklerinizin yerini almaması durumunu gözlemliyorsanız (yaşınız kaç olursa olsun) kod yazmaktan elinizi-ayağınızı-eteğinizi çekmenin vakti gelmiş demektir.

Yok, aksi durumda diretiyor ve üstelik ukalalık yapmaya kalkıyorsanız, yeri burası değildir!

Paylaş:
  • Print
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • DZone
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Ping.fm
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati

Etiketler: ,