Genel

You are currently browsing the archive for the Genel category.

Tor Projesi

Son birkaç yıldır ülkemizde hemen herkes domain bazlı engellemenin üstesinden gelmeyi öğrendi. Daha yakından ilgililer IP bazlı engellemenin nasıl geçilebileceğini de biliyorlar; anlatacaklarım ilk kez duyanlara:

Tor Projesi Nedir?
Web sitesinden alıntı:
“Tor kendinizi trafik analizine karşı koruyabilmenize yardımcı olan bir yazılım projesidir. Trafik analizi kişisel özgürlüğü ve gizliliği, gizli ticari eylemleri ve ilişkileri ve devlet güvenliğini tehdit eden bir çeşit ağ denetimidir. Tor iletişiminizi dünyanın her tarafından gönüllüler tarafından işletilen dağıtılmış bir ağ üzerinden sağlayarak sizi korur: birilerinin sizin Internet bağlantınızı izleyerek hangi siteleri gezdiğinizi öğrenmesini engeller, ayrıca girdiğiniz sitelerin sizin fiziksel yerinizi öğrenmesini de engeller. Tor, Internet tarayıcıları, anında mesajlaşma istemcileri, uzaktan erişim ve TCP protokolünü kullanan diğer uygulamalar dahil mevcut uygulamalarınızın bir çoğu ile çalışır. ”

Kendileri daha uygun biçimde söylemişlerdir ancak “trafik analizi”, “sizin internette yağtığınız şeylerle” o ya da bu saikle ilgilenmektir.

İnternette özgür olmak, engellenmemek, hepsinden daha basiti, çok beğendiğiniz bir sanatçının bir klibini izlemek istediğinizde can sıkıcı engellerle karşılaşmak istemiyorsanız Tor Projesi sizin içindir.

Aşaşığa Tor kullanarak Ubuntu üstünde Youtube’dan bir Enrico Macias-Ajda Pekkan klibini (herhangi biri ya da bir kurum, sizi teoride Youtube IP adresine ulaştırmak istemese dahi) nasıl izleyebileceğimizi görecdeğiz:

İlk olarak root haklarıyla gedit’i açıyoruz:

1
sudo gedit

ve akabinde Tor reposunu en alta ekliyoruz:
[code]/etc/apt/sources.list[/code]
Daha sonra sırasıyla gereken gpg anahtarını ekliyor ve apt veritabanını güncelliyoruz (herhangi bir komutta terslik yaparsa:

1
sudo !!

yazın, root şifresini girdikten sonra önceki komutu root haklarıyla çalıştıracaktır.
[code]
gpg --keyserver keys.gnupg.net --recv 886DDD89
[/code]
[code]
gpg --export A3C4F0F979CAA22CDBA8F512EE8CBC9E886DDD89 | sudo apt-key add -
[/code]
[code]
apt-get update
apt-get install tor tor-geoipdb polipo
[/code]

Artık Tor sisteminizde hazır. Bir ufak ayar kaldı:

Şu adresten Polipo ayar dosyasını alıyoruz ve yine biraz önce yaptığımız gibi root haklarıyla çalışan gedit’e
[code]/etc/polipo/config[/code] adıyla kaydedip Polipo’yu yeniden başlatıyoruz:
[code]
sudo /etc/init.d/polipo restart
[/code]

Tor artık hazır.

Son olarak Firefox’ta bizim için Tor’U istediğimiz zaman devreye alıp, istemediğimiz zaman devre dışı bırakacak olan “Tor Button” eklentisini kuruyoruz ve Firefox’u yeniden başlatıyoruz. Bu işlemden sonra sağ alt tarafta “Tor Devredışı” yazısını göreceksiniz. Bu yazının üstünü tıklatığınızda ise bu yazı “Tor etkin” şeklinde değişecek.

Ben Enrico Macias’ı seviyorum, siz istediğinizi dinleyebilirsiniz: Adres kutusuna http://youtube.com yazın ve hepsi bu kadar!

Paylaş:
  • Print
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • DZone
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Ping.fm
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati

Koskoca dünya çimpiyonatı oynanırken ben de bir-iki kelam etmek istedim.

Şimdi Fuat Bahmanoğlu burada olsa herhalde şuna benzer bir şey söylerdi: “Mene bilyond vermenize gerek yohtur. Anand’ı da Topalof’u da sol elimle utaram! Gasparov çekilende meydan boş galmıştır. Her kim ki dünya çimpiyonu olmah ister, önce Gasparof’la vuruşmalıdır! Bunlar zayıftır zayıf!”

Gerçekten de şampiyonada, biraz daha “şova yönelik” geçmiş olan dördüncü parti dışında, oyunların çoğu oldukça sıkıcı, iki tarafın da kazanmak için fazla risk almadığı mücadeleler tarzında geçiyor. Oynanacak oniki oyunun sonunda, Topalov daha fazla puanla bitirirse yeniden dünya şampiyonu olacak. Anand kazanırsa unvanını koruyacak. Eşitlik durumunda tie-break’e gidilecek. “Bu yazı yazıldığı sırada sekizinci oyun oynanıyor ve Anand ilk yedi oyun sonunda 4-3 önde”.. diyordum ki, siyahla oynayan Anand, ters renkli fil finalinde beklenmedik bir şekilde terk etti. Konum kayıp olabilirdi ancak Ali İpek’in deyimiyle “daha çok oyun vardı.” Bu durumda sekizinci maçtan sonra skora 4-4 eşitlik geldi. Şampiyonada Anand siyahlarla hep aynı slav varyantını seçmiş ve önceki oyunlarda da hep hafif kötü konumları eşitlemeyi başarmıştı ancak görülen o ki çekirge bu sefer zıplayamadı. Bakalım ilerleyen maçlarda ne olacak? Anand Slav’da ısrar edecek mi, yoksa yedeğinde sakladığı yeni ev hazırlıklarına mı tanık olacağız?
Öte taraftan Anand’In beyazlarla oynadığı Katalan da- dördüncü partideki görkemli galibiyet hariç- pek tat vermiyor. Yedinci partide bir ara açıkça ibre siyahtan yanaydı -ki dünya şampiyonluğu maçlarında siyahın açılıştan iyi çıktığı pek görülmez.
Ayrıca merak ettiğim bir husus: Artık maçın yarısı geride kalmışken bu yenilgi Anand’ı psikolojik olarak nasıl etkileyecek? (Evet, Anand’ı tutuyorum, çok mu belli oluyor? ;-) )


Video: Dördüncü maçtan sonra Anand ve Topalov (veya Bulgar analistin yorumuyla ‘Tıpalof’ el sıkışırken (tüm filmler kendi uplaodımızdır(!))

Organizasyonun resmi sitesine buradan ulaşabilir ve maçları canlı ya da “banttan” izleyebilirsiniz.

Paylaş:
  • Print
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • DZone
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Ping.fm
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati

Etiketler:

Ubuntu 10.04 dün yayınlandı ve Karmic’ten altı aydır az çekmemiş olan ben, henüz web sitesinde resmen duyurulmamışken repoda kararlı sürümü görür görmez yükseltme işlemine başladım.

“Vuzuh Vaşak” demek suretiyle herhalde 16.10 sürümü civarına yükseltme yapmış gibi görünmüş oldum.

  • Pencerelerde “kapat”, “küçült”, “panele indir” ikonları sola kaymış. Bana güzel göründü ancak hemen belirteyim: alıştığınız sağda görünen duruma dönmek mümkün ve şu belgede anlatılmış.
  • Gözle görülür şekilde daha hızlı boot ediyor.
  • Karmic’teki bugların hemen hepsi temizlenmiş.
  • Skype sorunsuz çalışıyor.
  • PHP 5.3.2 ile PHP 5.3.x’li günler başlamış.
  • Python 2.6.5
  • gcc 4.4
  • Multimedia işlerindeki sıkıntılar tarih olmuş.
  • Öntanımlı arama motoru Google yerine Yahoo! olmuş, iyi olmamış, ancak yeni kurulum değil yükseltme yapıyorsanız bunu görmüyorsunuz.
  • Firefox 3.6.3
  • Öntanımlı masaüstü arka planı morarmış.
  • Tüm donanımlar sorunsuz tanınıyor.
  • Çekirdek 2.6.32-21
  • Gwibber entegrasyonuyla sosyal medya desteği iyi olmuş.

Bir günlük deneyimin ardından ön sonuçlar:

  • Karmic kullanıyorsanız saniye kaybetmeden yükseltin.
  • Ubuntu Karmic’le kaybettiği prestiji tekrar kazanacak gibi görünüyor. Kullanışlı bir Gnu/Linux dağıtımı arıyorsanız Ubuntu 10.04 iyi bir seçim olacaktır.
Paylaş:
  • Print
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • DZone
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Ping.fm
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati

Etiketler: , ,

Her seçim bir kaybediştir.” Jean-Paul Sartre

Tedrisat itibarıyla dilbilimci/çevirmen sayılabilirim. (“Aşkın Metafiziği” kitabının başlangıcı gibi oldu ancak ben Danzig’li değilim) Doğal dillerle beraber, yapay dillerle tanışmamın da, yaşım/teknoloji karşılaştırmasını yaptığımız vakitte “erken” bir yaşta, televizyonun renkli yayına geçtiği tarihlerde, dokuz ya da on yaşımda (ve kaza eseri) olduğunu söyleyebilirim.

“Yapay dil” derken hem Esperanto, hem de Basic ve Assembly’den söz ediyorum. Aynı zamanda Internet’in kavram olarak bile yaşamımızda bulunmadığı, tüm bilebildiklerimizin, aslında bizden daha fazlasını bilmeyen “Sözde Ermeni Kıyımı” yollu “bilgisayar mühendislerinin” çevirdiği boktan kitaplardan ve bir takım ingilizce metinlerden edinilmeye çalışıldığı zamanlardan da söz ediyorum.

Sinclair ZX Spectrum ve daha sonra anamın zavallı memur maaşına yapılan taksitlerle edinilen Amstrad CPC 6128′den ve Locomotif Basic’ten, Pascal’dan, yetmedikleri yerde Assembly’den de söz ediyorum, zira o zamanlar o makinelerde oyun oynamak kod yazmaktan daha zor, kod yazmak ise deveye hendek atlatmak demekti!

Zaman içinde hasb-el-kader (daha doğrusu “merak” ve “yaşamın akışı”) bir kaç doğal ve yapay dil daha öğrenmek olanağı buldum, fırsat buldukça yenilerini inceleyebilmek ve vaktim oldukça öğrenmek için hala can atıyorum ve bu hevesim, görülebileceği gibi çocukluktan kalma. Diğer yandan, üst cümlede altı çizilecek ayrıntı benim için “vakit”.

Çocukluk hevesim programcılığın, akademik kariyerimin önüne geçip ekmek teknem haline gelmesi, 1999 yılının başlarına ve o vakit başka bir Türk programcıya gönderdiğim, yazdığı kodla ilgili bir soru içeren bir e-postaya gelen yanıta denk gelir: “Hocam, sen hakikaten dilbilimci misin? Benle kafa buluyorsun gibime geliyor. Söylediğin şeyleri ben programcı olarak yazdığım kodda düşünmemiştim.”

Elbet o vakitler çok cahildim ve nasıl bir batağa saplandığımı(!) bilmiyordum ancak kariyer değişikliği için beni tetikleyen bu küçücük “gaz” oldu. O vakitten bu yana durmak dinlenmek bilmeden öğreniyorum, kod yazıyorum, hala yazılım tasarım mantığı üstüne öğrenmeye ve öğretmeye devam ediyorum ve bugün geriye baktığımda utanmadan söyleyebilirim ki, akademik ortamlarda “şu ya da bu programlama dili”, “şu ya da bu kod tasarım örüntüsü” ile beynim düdüklenmediği için çok şanslıyım ve bu sayede aynı fakültelerde derslerde örnek verilen kodlar yazabiliyorum.

Bu uzun sayılabilecek girişi, nasıl düşündüğümü ve fikirlerimin altında yatan geçmiş alışkanlıkları ve önyargıları tanımlayabilmek için yazmak zorundaydım. Şimdiye dönelim.

Güncel durum şudur: İş çok. Buna rağmen gördüğünüz gibi blog yazmaya vakit ayırabiliyorum ve bunu temelde iki programlama diline borçluyum: Python ve PHP. Bana PHP hızlı, Python düzgün ve tertemiz kod yazdırıyor. Son on yıldır PHP ile uğraşmıyor olsam (sorunların nasıl çabucak çözülebileceğine dair deneyimi göz önüne alın) ve Python kütüphaneleri anında işimi PHP ile görebildiğim kadar zengin olsa, bugün tereddüt etmeden her şeyimi Python’a taşırdım. İşin doğrusu şu ki, bugün de çoğu hassas işlerimi Pyton’a yaptırıp, PHP’den çağırıyorum ve son üç yıldır günden güne Python’u daha çok benimsediğimi hissediyorum. Bunu ben koskoca bir PHP framework’ü yazacak derecede PHP’yi seven adam olarak söylüyorum.

Pekiyi, bu kadar vakti nereden bulabiliyorum? Basit: JAVA kodlamıyorum. JAVA biliyor muyum? Herhalde sizden iyi biliyorum(!) ve uzun vakti “Düzgün bir programlama dili nasıl olmalı?” sorusuyla geçmiş kişi olarak JAVA’yı hakikaten çok beğeniyorum ancak söz bana ait değil, anonim: “JAVA ile üç birim vakit harcayan, PHP ile bir birim vakit harcar.” Üstelik JAVA’nın PHP ve Python’a her benchmarkta üstün çıktığı da kılavuz sitemez bir köy.

Müşteri ya da patrona “Hacı bu işi JAVA/Spring ile kodlayalım, süper olur ama iki kat fazla para ve vakit isterim!” diye anlatamazsınız. Adam size fazladan $20.000 vereceğine, iş için kullandığı sunucuyu $500 fazla harcayarak daha iyi hale getirir, olur biter!

Neymiş? Hızlı kod için PHP, düzgün kod için Python, vaktiniz varsa JAVA!

Paylaş:
  • Print
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • DZone
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Ping.fm
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati

Etiketler: , ,

zurih 1953

Kendi de turnuvada oynamış olan GM David Bronstein’in yazdığı “Zürih 1953″ kitabı geçtiğimiz ay içinde TSF yayınlarından Büyük Üstat Abdullah Sözen (BÜAS) çevirisiyle çıktı. Turnuva BÜAS yorumuyla “Tüm zamanların gelmiş geçmiş en iyi turnuvası” ve kitapta turnuvada oynanmış partilerin tamamı analizli şekilde yer alıyor.

Hediyesi 20 TL olan kitabı edinmek için Türkiye Satranç Federasyonu Web Sitesi‘nden iletişime geçebilirsiniz.

Paylaş:
  • Print
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • DZone
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Ping.fm
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati

Etiketler: , , ,

Anımsayamadığım kadar uzun zamandır, herhalde 1997 ya da 1998′den beri Gnu/Linux ile ilgiliyim. Slackware 2.4 günlerinden beri bu işletim sistemiyle uğraşıyorum. “Fanatik” olduğum söylenebilir. Ubuntu ise ben dahil birçok kişinin favori dağıtımı.

Bu başlangıçtan sonra bu yazıyı ben okuyor olsam “Neden bekliyorsun? Belli hastasın, işin gücün yok ‘yeni sürüm çıksa da indirsem kurcalasam!’ derdindesin!” derdim ve keşke öyle olsaydı.

Ubuntu 9.04 çok iyiydi. Taş gibiydi. Harika çalışıyordu. Ne zaman ki adamlar “9.10 çıktı” duyurusunu yaptılar ve ben mutlu mutlu sürümü yükselttim, işte o gün dertler başladı.
Eskiden izlediğim filmleri izleyemez, dinlediğim müzikleri dinleyemez olmuştum. “Dert değil, güncelleme çıkar.” diyerek VLC kurdum, idare etmeye başladım. Sistem genel olarak kararsız bir yapıya bürünmüştü ancak yeni sürümün ilk günlerinde normal olduğunu düşünerek üstünde durmadım. Vakıa, bir kaç gün içinde güncellemeler çıktı ki ne güncelleme! Çekirdekten Apache’ye kadar hemen hemen güncellenmedik paket kalmadı. Kalmadı ama, görünürde iyiye giden hiç bir şey yoktu.
Derken iki gün sonra bir güncelleme daha… Yine çekirdekten ofise kadar ve yine düzelme yok.
Olsun, Ubuntu yine canımdı. Bu arada tasksel’i deneyeyim dedim, sağolsun o da makinede gereksiz bulduğu Xorg dahil, paket repoları dahil, ne varsa kaldırıverdi. “Tasksel yerine mkfs yazsak daha iyiymiş!” diye homurdanarak konsoldan makineyi ayağa kaldırmakta birkaç saat içinde muvaffak oldum.

Sonra bir güncelleme daha ve bu sefer Apache de çalışmamaya başladı.” Artık alenen söverek onu da toparladım.
Webcam’in mikrofonun çekmeceye kalkmış olmasını sorundan saymıyorum bile zira webcamim çok sıradan ve ne çok eski ne de çok yeni bir model olmasına rağmen Ubuntu 9.04 de 9.10 da tanımadı. Arayıp bir kernel modülü bulup derledim ve çalıştırmayı başardım ancak kernel güncellemesinden sonra yine dağıldı. İki günde bir webcam modülü ile uğraşmak istemediğimden webcami basitçe söküp, haklı yeri olan çekmeceye kaldırdım.

Şimdilerde güncelleme yöneticisinde bekleyen 300 MB yeni paket var ancak benim de bir sabrım var.
Yayınlanmasına hesapça bir ay kadar kalmış olan Ubuntu 10.4′ten umutluyum, ancak “ne olur ne olmaz” diyerek bir de Debian indirdim, kenarda duruyor.

Paylaş:
  • Print
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • DZone
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Ping.fm
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati

Etiketler: , ,

Başlarken…

Genellikle bu tür bir yazı yazıp daha sonra o projeyi unutmak adetim olduğundan “başlarken” yazısından önce başka bir yazı yayınlamak istedim ve öyle de yaptım. Umarım bu strateji değişikliğinin özdenetimim üstünde olumlu etkisi olur.

Hafızam beni yanıltmıyorsa ilk blogumu 2000 yılında yazmaya başlamıştım, iki makale yazmıştım ve öylece kalmıştı. Daha sonra ancak geçtiğimiz yıl Logikit::Framework ile ilgili bir blog yazmaya başlayabildim, ancak kişisel bir blogum yoktu.

En sonunda sevgili eşimin bir blog yazmaya başlaması benim de durup düşünmeme neden oldu: Çeşitli konularda, çeşitli yerlerde bir sürü şey söylüyor ve yazıyordum ancak bunların hepsi dağınık ve bütünlükten uzaktı. Hem kendi fikir ve bilgi gelişimimi izleyemiyor hem de bunun sonucu olarak öğrendiğim, yaptığım, bulduğum ve söylediğim bir çok şeyin hafızamın derinliklerinde yitip gitmesine seyirci kalmış oluyordum.

Bu günlüğü öncelikle, çok sonra dönüp baktığımda, bu günlerde neleri nasıl düşündüğümü ve yaptığımı anımsayabilmek için tutmak istiyorum. Dünya değişiyor. Ben de değişiyorum. Yaptıklarımızın ve söylediklerimizin, yanında içtiğimiz kahvenin bardağı ya da rakının kadehiyle beraber bulaşık makinesinde yıkanıp tertemiz ediliyor olması fikri korkutuyor beni.

Burada elbet yazılım ve bilişimle ilgili teknik yazılar ve yorumlar olacak. Ancak (bu alanın kişiselliğine sığınarak) müzik de olacak, şiir de olacak, dem de…

Kendi yolculuğumu yaparken bir gün başka birinin de işini kolay edebilir, gününü güzel kılabilirsem ne mutlu bana.

Paylaş:
  • Print
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • DZone
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Ping.fm
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati