Akıl-fikir

Çeşitli konularda yazı ve denemeler

Annemin Ubuntu’su

Gnu/Linux’la bir geçmişi olan herkesin kafasından “GNU/Linux harikulade, açık kaynak. Üstelik çoğunlukla da hem işletim sisteminin kendi, hem de uygulamaların ezici çoğunluğu bedava. Pekiyi neden yaygın değil?” sorusu mutlaka geçmiştir.
Herkesin bu soruya kendince bir yanıtı vardır. Bana göre de yanıt eğitim ve alışkanlıklarda yatıyor.

Geçtiğimiz hafta içinde bir gün annem (1980 Darbesi olduğunda üniversitede bir kaç yıllık hocaydı. Varın yaşını siz çıkarın) yanında, içinde dizüstü bilgisayarının olduğu bir çantayla çıkageldi. Derdi, kullandığı Windows’un “Lisansınız sahte. Sizi gidi üçkağıtçı sizi!” yollu bağırıyor olmasıydı. Oysa lisansı sahte falan değildi. Büyük olasılıkla yaşadığı Ankara yakınındaki kasabada, herkese “yolunacak kaz” gözüyle bakan bir “bilgisayarcının” gazabına uğrayarak lisanslı özgün Windows CD’sini kaptırmış, bunun yerine eline bir kopya Windows CD’si tutuşturulmuş ve yollanmıştı. Windows destek hattından da kısa zamanda bir sonuç çıkamayacağı anlaşılınca da bilgisayarını kaptığı gibi bize getirmişti. Biz durumu anlayıp, Micro~ Destek Hattı’nı arayıp tatlı tatlı(!) konuşmayı düşünürken, annemin gözü bizim makinelerimizde koşan Ubuntu’ya takıldı.
“Linux bu mu?” diye sordu.
“Budur!” dedik.
“Tamam”, dedi, “Bana da bundan kurun!”
“Aman anne!”, dedim, “sarsmasın Linux seni?”
“Ne olacak! Öğrenirim!” dedi.

Sonuç olarak, annemin bilgisayarına Ubuntu 10.04 kurduk ve masaüstünü de Ubuntu’ya çabuk adapte olacağı şekilde düzenledik. Yukarıda annemin Ubuntu’sunun masaüstü ekran görüntüsü var. (Büyük halini kaçırmayın!)
Eve gittikten sonra bir kere (evet yalnız bir kere) Türkcell Vınn ile İnternet’e bağlanmayı beceremediği için aradı; hepsi o kadar.

Benim annem artık Ubuntu kullanıyor ve çok memnun. Ya sizin anneniz?

Paylaş:
  • Print
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • DZone
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Ping.fm
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati

Etiketler: ,

Avrupa ve Türkiye’de Öteki Sorunu

Bir kaç gece önce, Amin Maalouf ile yapılan bir röportajı izliyordum.

Maalouf’un döne döne “batının doğuyu, kuzeyin güneyi anlamak istememesi” konusunu vurgulaması dikkatimi çekti ve bir süre sonra düşüncelerimin bu konu üstünde odaklandığını fark ettim. Elbette bu konu tüm yaşamımda aklıma ilk kez gelmiş değildi, ancak Maalouf’un, kendinin de dahil sayılabileceği bir zümreye bizde alışılmış kavramla “öteki” adını koymak istememesiydi asıl ilgilendiğim başlangıçta.
Böyle başlayan düşüncelerim bir süre havada uçuştuktan sonra bir forma girdi: Amin, “aslında benim dahil olmadığım, ancak dahil olanlara çok yakın olduğum” türünden bir ifade içindeydi. Öyleydi zira bir şekilde içinde yaşadığı toplum onu kabul etmişti; o toplum için “artık Fransız” bir Maalouf vardı. Fransızlar, işlerine geleni kendinden sayıp gelmeyeni inkar hususunda üstattırlar: Fransızca söyleyen şarkıcı ve bestecilere bakalım: Georges Moustaki, Joe Dassin, Enrico Macias.
Bunların hangisi Fransız? Fransızlara göre yanıt “hepsi”dir. Zira, bizden tolere edilebilir marjlarda farklı olan kişiyi “bizden” kabul etmek zor değildir.
Öte taraftan politikacı açık söyleyemez, sıradan vatandaş doğru söyleyemez. Politikacı, işten sıyırmak için türlü laf çevirirken, sokaktaki adam “yabancıları istemiyorum” der ve sıyrılır. Doğrusu şudur: İçinde bulunulan toplumun gelişmesine sekte vuracak ve geriye götürecek dinamikler genel sağduyu tarafından dışlanır. Fransızlar (ve onlardan gelen ilhamla, zamanla neredeyse tüm avrupa) dini kamu yaşamından çıkarabilmek zorunluluğunu yüzyıllar önce görmüşler ve bunun için sıklıkla ağır bedeller de ödemişlerdir. Kendi kilisesinin toplum üstündeki etkisini bedel ödeyerek silmiş bir toplumdan ve o toplum bireylerinden, müslüman türbanını kabul etmeyi beklemek aptallıktır. Toplum, örneğin Enrico Macias’tan kültürel bir zenginlik olarak yararlanmayı bilirken, Macias’ın ülkesinden gelen görece eğitimsiz kalabalığın, kültürlerini etkilemesine de tepki gösterir. Bu durum çok insanidir ve çok normaldir. Bana göre İslam, ilkçağların üretim-tüketim yöntemleri ve bunların idaresi hakkında bir sistemden ibaret olabilir. Benim kız çocuğum başını şu ya da bu nedenle örterse, bana göre bu durum onun seçimi/geri zekalılığı ya da ikisi birden olabilir, ancak onun ve yalnız onun seçimi olacağından saygı duyulmalıdır ve böyle olacaktır zira benden, gelişim çağında zihinsel gelişimini baltalayacak hiç bir safsata duymayacaktır. Bu durumun, günde beş vakit namaz kılıp, etrafında erişkin rol-model olarak türbanlılardan başka kimseyi görmemiş bir kız çocuğu için de böyle olacağını, bu tür çocukları yetiştiren kesim de kabul eder ve çocuk yetiştirme yöntemlerinde benimle aynı açıklığı uygularlarsa, ne benim, ne de ehl-i akl-ı selim herhangi bir kişinin tepkisine uğramazlar; ne ben onlar için, ne de onlar benim için “öteki” olurlar.
Öte taraftan, düşünce yapısının şekillenmeye başladığı yaşlarda “ne yerde ne gökte olan” bir mitolojik kahramanın hikayeleriyle büyümüş bir çocuk, ortalama üstü akıllı değilse bu döngüyü kıramayacak ve kendi çocuklarını da aynı mitolojiyle büyütecektir.
“Ana dilimi konuşmak istiyorum.” diyen kişiyi anlamak zor değildir ancak “kendi mitolojimi topluma dayatmak istiyorum.” diyen adamı, en azından ben anlayamam ve bu durumda birbirimiz için “öteki” haline geliriz. Oysa burada kişisel sorunlar yoktur, eğitim sorunları vardır, üstyapı sorunları vardır.
Bu günlerde anayasa plebisiti hususunda “Demokrasi için evet” diye kıçını yırtanların anayasanın inanç hürriyetini düzenleyen 24. maddesi hakkında ses çıkarmamaları anlamlıdır. Anlamlıdır zira “din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin ilk ve orta öğretim kurumlarında zorunlu ders…” olduğuna dair ifade de oradadır.
Darwin’i maymun olarak gösteren karikatür suç değildir ancak müslümanlığın kurucusu ile ilgili benzer bir karikatür çizmeye kalkın, hem hukuki olarak hem de uygulamada ne olacağını benden daha iyi tahmin edebilirsiniz.

Türkiye seküler bir ülke değildir; dünyadaki iki laik ülkeden biridir (diğeri Fransa). Sekülarite ile laiklik arasındaki ayrım boşuna yapılmamıştır. Basitçe anlatmak gerekirse, seküler rejimde devlet, her türlü inanca eşit mesafede durur ve dini sembol ile kavramlarla, cemaatler ile inançların düzenlenmesiyle ilgilenmezken, laik devlet tüm dinleri resmen tanır, ancak kontrol altında tutabilmek için tanır; din ile parayı buluşturmak isteyebilecek yapıları önleyebilmek için tanır.
Bugün tehdit altında olan bizatihi cumhuriyetin yapısıdır. Bunun için izlenilmeye çalışılan yöntem de paşa paşa beraber yaşayan kişileri birbirine “öteki” kılmaktır. Oysa aslında aramızdaki tek fark, biz kentin bir semtinde rakımızı terasımızda içerken, diğer semtlerde aynı rakının masa altında içilmesinden ibarettir. Benim “mitoloji meraklısı” dediğim adam aşık olmaz mı? Düşmüş gördüğünde yardım etmez mi? Ya benim gibi düşünen adam aşkı bilmez mi? Yardım nedir, bilmez mi? Şüphesiz hepimiz biliriz, çünkü insanız.
Politikacılar ellerini yakamızdan çekerlerse, oturur çok konuşuruz, çok dertleşiriz.
Fransa’da da böyledir, Türkiye’de de böyledir.

Paylaş:
  • Print
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • DZone
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Ping.fm
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati

Etiketler:

Tor Projesi

Son birkaç yıldır ülkemizde hemen herkes domain bazlı engellemenin üstesinden gelmeyi öğrendi. Daha yakından ilgililer IP bazlı engellemenin nasıl geçilebileceğini de biliyorlar; anlatacaklarım ilk kez duyanlara:

Tor Projesi Nedir?
Web sitesinden alıntı:
“Tor kendinizi trafik analizine karşı koruyabilmenize yardımcı olan bir yazılım projesidir. Trafik analizi kişisel özgürlüğü ve gizliliği, gizli ticari eylemleri ve ilişkileri ve devlet güvenliğini tehdit eden bir çeşit ağ denetimidir. Tor iletişiminizi dünyanın her tarafından gönüllüler tarafından işletilen dağıtılmış bir ağ üzerinden sağlayarak sizi korur: birilerinin sizin Internet bağlantınızı izleyerek hangi siteleri gezdiğinizi öğrenmesini engeller, ayrıca girdiğiniz sitelerin sizin fiziksel yerinizi öğrenmesini de engeller. Tor, Internet tarayıcıları, anında mesajlaşma istemcileri, uzaktan erişim ve TCP protokolünü kullanan diğer uygulamalar dahil mevcut uygulamalarınızın bir çoğu ile çalışır. ”

Kendileri daha uygun biçimde söylemişlerdir ancak “trafik analizi”, “sizin internette yağtığınız şeylerle” o ya da bu saikle ilgilenmektir.

İnternette özgür olmak, engellenmemek, hepsinden daha basiti, çok beğendiğiniz bir sanatçının bir klibini izlemek istediğinizde can sıkıcı engellerle karşılaşmak istemiyorsanız Tor Projesi sizin içindir.

Aşaşığa Tor kullanarak Ubuntu üstünde Youtube’dan bir Enrico Macias-Ajda Pekkan klibini (herhangi biri ya da bir kurum, sizi teoride Youtube IP adresine ulaştırmak istemese dahi) nasıl izleyebileceğimizi görecdeğiz:

İlk olarak root haklarıyla gedit’i açıyoruz:

1
sudo gedit

ve akabinde Tor reposunu en alta ekliyoruz:
[code]/etc/apt/sources.list[/code]
Daha sonra sırasıyla gereken gpg anahtarını ekliyor ve apt veritabanını güncelliyoruz (herhangi bir komutta terslik yaparsa:

1
sudo !!

yazın, root şifresini girdikten sonra önceki komutu root haklarıyla çalıştıracaktır.
[code]
gpg --keyserver keys.gnupg.net --recv 886DDD89
[/code]
[code]
gpg --export A3C4F0F979CAA22CDBA8F512EE8CBC9E886DDD89 | sudo apt-key add -
[/code]
[code]
apt-get update
apt-get install tor tor-geoipdb polipo
[/code]

Artık Tor sisteminizde hazır. Bir ufak ayar kaldı:

Şu adresten Polipo ayar dosyasını alıyoruz ve yine biraz önce yaptığımız gibi root haklarıyla çalışan gedit’e
[code]/etc/polipo/config[/code] adıyla kaydedip Polipo’yu yeniden başlatıyoruz:
[code]
sudo /etc/init.d/polipo restart
[/code]

Tor artık hazır.

Son olarak Firefox’ta bizim için Tor’U istediğimiz zaman devreye alıp, istemediğimiz zaman devre dışı bırakacak olan “Tor Button” eklentisini kuruyoruz ve Firefox’u yeniden başlatıyoruz. Bu işlemden sonra sağ alt tarafta “Tor Devredışı” yazısını göreceksiniz. Bu yazının üstünü tıklatığınızda ise bu yazı “Tor etkin” şeklinde değişecek.

Ben Enrico Macias’ı seviyorum, siz istediğinizi dinleyebilirsiniz: Adres kutusuna http://youtube.com yazın ve hepsi bu kadar!

Paylaş:
  • Print
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • DZone
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Ping.fm
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati

Son günlerdeki Youtube’a erişimin IP tabanlı olarak engellenmesine dair endişe verici gelişmeler beni, uzun süredir yazmak istediğim bir yazıyı iş-güç arasına sıkıştırmaya itti.
Bu yazı iki bölümden oluşuyor:
1- Günümüz Türkiye’sinde internet özelinde vatandaş-devlet dengesi ne durumdadır?
2- Vatandaş yasal olarak özgürlüğünü nasıl savunur?
Yalnız “ben Youtube’da klip izlemek istiyorum hoca; ben keyfime göre takılabildikten sonra çakmışım gerisine!” diyenler yazının birinci bölümünü atlayıp doğrudan ikinci bölüme geçebilirler. Birinci bölüm düşünsel, ikinci bölüm tekniktir ve Tor Project ile kişinin, kendi girmek istediği siteleri yine kendinin nasıl belirleyebileceğini anlatır.
Geri kalanlar için ilk bölüm:
Günümüz Türkiye’sinde internet özelinde vatandaş-devlet dengesi ne durumdadır?

Konuyla ilgili herkes biliyor ancak anımsatmakta yarar var: 5651 sayılı bir yasa var ve internet ülkemizde bu yasa uyarınca “düzenleniyor”. Bazı internet sitelerinin yasaklanması uygulaması, bu yasa hükümleri uyarınca vücut buluyor.

“İnternet özgür ortam”. Bu ifade artık klişe. Burada “özgürlük nedir?” sorusunu kabaca “başkasının özgürlükleriyle sınırlı şey” şeklinde genelgeçer yanıtlamak isterim. Gerçekleştirdiğiniz eylemin bana, öbürüne ya da diğerine herhangi bir zararı, diğerinin özgürlüğünü kısıtlayıcı bir yanı yoksa, o eylemde özgür olmalısınızdır. Eski Yunan’dan beri bu kavram “demokrasi” kavramı ile beraber anılır olmuşsa insanların bin yıllardır edindikleri deneyimlerinden çıkardıkları bir şeyler var demektir.

Hukukçu olmamakla beraber, hukukçuların yorumları ve güncel uygulamalardan çıkarabildiklerim ışığında:
- Bu yasa devletin bir kurumuna “kafasına göre” ve herhangi bir mahkeme kararı aranmasına gerek olmaksızın, “yasaklanma kriterlerine uygun gördüğü” sitelere sizin-benim erişimimizi engelleyebilme hakkı veriyor. Türkçesi, bu kurumda çalışan, maaşları sizin-benim verdiğimiz vergilerle ödenen “uzmanlar”, şu ya da bu sitenin “bizim için uygun olmadığına” karar verip, mezkur yasaya dayanarak yine bizim erişimimizi engelleyebiliyor. (Aşağıda yazacaklarım doğrudan herhangi bir kurum ya da kişiyi hedef almıyor; genel saptamalar niteliğinde okunmalı)
Bu durumun gerçeklenmesini bir sürü porno siteye erişimin engellenmesi şeklinde kendini gösteren uygulamalarda görebiliyoruz. Üstelik iş “porno” olunca kimse elini taşın altına koyup “kardeşim, sana ne!” demek istemiyor. Buyurunuz, işte ben diyorum: Otuzbeş yaşında adamım. İster porno izlerim, ister masturbasyon yaparım ve bunu size soracak değilim. Keyfimin bileceği iştir. Ben gelip size “gece hanımınla şöyle yapma, böyle yap!” diyor muyum? Demiyorum çünkü haddime düşmemiştir. Benim özel hayatımda yaptıklarımın sınırını belirlemek de, başkalarının sınırlarına herhangi bir tecavüz söz konusu olmadığı durumda, kimsenin haddine düşmez. Bu durum, işçinin patronuna “Şu filmleri izleyebilirsin, bunu izleyemezsin!” demesine benzer ve uygar bir sistemde kabul edilmesi mümkün değildir. Devletin, bireyin hizmetinde olduğunu söyleyen herhangi bir sistem için görünen budur.

Yasa koyucu bu durumu göz önüne aldığı için “erişmeye” cezai yaptırım uygulamıyor, ancak “erişim sağlayıcısına” yönelik yaptırımlar öngörüyor.

Bir parantez: (Öte taraftan “genel ahlaka mugayir” kavramı var ki, işte bu kavram içine girebilecek herhangi şeyi bulundurmak da bildiğim kadarıyla suç teşkil edebilir. Herhangi bir hukuk metninin içinde “genel ahlak” türünden öznel ifadeler gördüğüm vakit tüylerim diken diken oluyor. Neye göre yargılayacaksın? Kimin ahlakı “genel”? Bu ayrıca hukukçular ve düşünürler tarafından incelenmesi gereken bir kavram.)

- Diğer nokta “youtube” gibi popüler video paylaşım sitelerinin başına gelenler:
Bu noktada yasaya dayalı bir mahkeme kararı var. Mahkeme eldeki yasaya göre elbette en adil kararı verecektir. Buna göre, Atatürk’e hakaret eden site engellenmeli. Kanımca, bırakın bize hür bir memleket hediye etmiş Atatürk’ü, herhangi sıradan kişiye hakaret, yukarıdaki “başkalarının özgürlüğü” sınırlarını ihlal etmektir ve elbette yaptırımı olmalıdır. Ancak bu yaptırım mutlaka ve mutlaka “hakareti edene” uygulanmalıdır; dünyadaki geri kalan insanlara değil. Gücünüz yetiyorsa gidip bu tür içeriği web sitesinden kaldırtırsınız. Gücünüzün yetmediği durumlarda, hıncınızı gücünüzün yettiklerinden çıkarmak adil değildir.
Tüm dünya bu hakaretleri sınırsızca izleyebilirken, ülkemizdeki insanları, bir takım yabancıların yükledikleri birkaç görüntü yüzünden cezalandırmaya çalışmak, en masum benzetmeyle “katili serbest bırakıp, cinayeti görenlere ’siz bunu görmeyin, yasaktır!’” demektir.

- Son nokta yasanın uygulanabilirliği:
Yasalar gerçekçi olmalıdır. Youtube ülkemizde zaten iki yıldan uzun süredir yasaktı ancak bu yasak ancak İnternet servis sağlayıcılarının alan adı sunucularının yüklerinin hafiflemesine yaradı, başka da bir işe yaramadı. Yürürlükteki yasa sayesinde 12 yaşındaki genç arkadaşlarımız bile “nameserver nedir?” , “DNS protokolü nasıl çalışır?” sorularına yanıt veren alanlarda küçümsenmeyecek deneyim sahibi oldu.
Youtube’a IP bazlı erişim kısıtlaması içeren güncel durumdan sonra da gençlerin, yazının ikinci bölümünde anlatacağım uygulamalar hakkında uzmanlaşmaları da sağlanacağı aşikar olduğundan, yasama organı üyeleri, şapkalarını önlerine koyup aşağıdaki sorular hakkında tekrar düşünmelidir:
1- “Özgürlük” nedir?
2- “Yasak” nedir?
3- “Üstüne oy verdiğim konu hakkında ne derece bilgi sahibiyim?”
4- “Olumlu oy verdiğim bu yasa beni tarih önünde ne duruma sokacak? İnsanlar adımı kimle beraber anacak?”

Paylaş:
  • Print
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • DZone
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Ping.fm
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati

Etiketler:

Önyargılar Üzerine

Bu yazı bir süredir kafamın içinde bir yerlerde yazılmayı bekliyordu; bugünü bekliyormuş.

Öncelikle yazılarını -genel olarak yaklaşım açısını- fevkalade bulduğum, beğendiğim Altan Tanrıverdi’den bir alıntı yapmak isterim:
‘Doğrusu da budur. Diğer taraftan “senin yerinde olsaydım” ibaresi ile başlayan cevaplar da yanlış sayılmaz ki birazdan ben de öyle yapacağım.’
Yazının tamamı da oldukça ilginç ve şuradan okunabilir.

Tanrıverdi yazısında, “deneyimli bir programcıdan çaylağa nasihatler” kabilinden  -doğru yorumlayabildiğim ölçüde- diğer unsurların yanında, satır aralarında önyargılardan kaçınmak gerektiğinden de dem vuruyor.

Ben de fikirlerimi bu çerçeveye oturtmak bu buradan yola çıkarak düşüncelerimi geliştirmek isterim:

“Çok bilen çok önyargı sahibi olandır.” genel olarak doğru bir önerme olarak kabul görebilir, ta ki “düzgün fikir sahibi olmak” ile “önyargı sahibi olmak” ayrıştırılabilsin.

Son günlerde heyecanlı gençleri sıkça görüyorum: “Hoca, iyi diyorsun da, falancayı filanca şekilde yapsak daha iyi sonuç alamaz mıydık?”

…ve sıkça yanıtlıyorum: “Ben benchmark severim. Görelim!”

Doğal olarak işbu genç arkadaşlarımızın bir çoğu “Görürüz!” diyor da arkasını -adı üstünde “gençlik” hezeyanının sonucu- bir türlü getiremiyor.

Oysa ben ne söylüyorum? “Disiplinli düşünebilme yetisi en büyük yetenektir.”

“Disiplinli düşünme” ya da “düşünceyi disiplin altına alma” derken bir yöntemler bütününden söz ediyorum; önyargılardan değil.

Devlet dairesinde memur olacak kişiler yazının bundan sonrasını okumayabilirler, ancak gelecek için kendinden bir şeyler bekleyenler okumaya devam etmeli.

- Eğitim sistemimiz ne yazık ki analist yetiştirmek üstüne değil, “vasat adam” yetiştirmek üstüne kurulu. Bu sistemden “ukala papağanlar yetiştirmek” durumundan ötesini -ne yazıktır- elde edemiyoruz. Çocuk pırıl pırıl, harika bir sistem çözümleyicisi olacak, biz ona “hayır!” diyoruz, “önce üniversite bilmemne hadisesini kazan!” ve beynini böylece -o vakte kadar elimizden kurtarabilmişse bile- düdüklüyoruz, dimağının ırzına geçiyoruz. Ondan sonra da oradan mezun olunca adama (bakın artık “adam” oldu) “haydi, sistemlerimiz, kıçımız başımız sana emanet!” diyoruz. (Tabii işin böyle olduğunu bildiğimiz için demiyoruz ama sistem buna yönelik)

- İşbu (artık) “adam” mektebi bitirdikten sonra elimize düşüyor ve dünyanın gerçekte kaç bucak olduğunu biraz olsun görmeye başlıyor: Zaten düdüklenmiş beyniyle (özellikle yazılım sektöründen söz ediyorsak) okulda hoca olmaktan gayrısını başaramamış hocaların elinde, beyni çift kat düdüklenmiş adamdan söz ediyoruz. Söz ediyoruz ve bu adamların sektörde “insan kaynağı” diye ortalıkta dolaştığını da böylece söylüyoruz.

- “Kendini geliştirmek istiyor musun? Unut!” diyoruz, “okulda ne öğrendiysen unut, çünkü hepsi ya önyargılı, ya yanlış, ya eksik ya da düpedüz palavra! Yeni doğmuşsun gibi yap. Aç bak, dokümantasyon orada. En başından oku, hepsini oku. Sonra gel bize anlat ‘ruby fastcgi ile şöyle çalışırmış’, ‘python aslında ne kadar şahaneymiş, php bilmemneymiş’. ama önce oku! Edindiğin bilgiyi sınıflandırmak için, sana uygun gelebilecek bir yöntem geliştir. Bunları yapmıyorsan, ancak devlet dairesinde memur olursun. Çocukların da devlet dairesinde memur olur.”

Bunları söylerken devlet memuru olma durumunu aşağılıyor muyuz? Hayır. Haddimize düşmez. Öte taraftan, bir yazılımcının devlet memuru ya da okulda hoca olmak için hakikaten çok rasyonel gerekçeleri olmalı. Sizin kişisel olarak verebileceklerinizin çok çok sınırlı olduğu bir ekosistemde isterseniz allame-i cihan olun, hiç ama hiç bir şeyi değiştiremezsiniz. Oysa, bir yazılımcı “bir şeyleri daha doğru yapmak” için vardır; öyle yazılımcıdır.

Önceki gün yazdığı kod hakkında (istediği kadar iyi çalışıyor olsun) şüpheye düşmeyen adama dahi artık yazılımcı değil “kod ağası” denir.

Öğrendiklerinizin, uzun süredir eski öğrendiklerinizin yerini almaması durumunu gözlemliyorsanız (yaşınız kaç olursa olsun) kod yazmaktan elinizi-ayağınızı-eteğinizi çekmenin vakti gelmiş demektir.

Yok, aksi durumda diretiyor ve üstelik ukalalık yapmaya kalkıyorsanız, yeri burası değildir!

Paylaş:
  • Print
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • DZone
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Ping.fm
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati

Etiketler: ,

Biraz Daha Sağduyu Üstüne

Düşünmeye “düşünmeye nereden başlamalıyım?” sorusuyla başlamış ve bir ara-sonuç olarak “düşünmeye düşünmek için bir yöntem bulmakla başlamalıyım”a varmıştım ve düşünmeye başlama yöntemi olarak “sağduyu” ve “dil”i bulmuştum.

Pekiyi, sağduyu genelgeçer bir yöntem olarak yeterli midir, ya da daha başka şekilde soracak olursam “Sağduyu evrensel midir?”
Bu soruyu yanıtlayabilmek için herhalde sağduyunun ne olduğuna ve nasıl geliştiğine bakmak gerekir.
Öyledir ya: Hepimiz çok farklı kişisel geçmişlerden gelsek ve farklı yaş ya da cinseyette olsak dahi, “olgunluk” denilen önyargılar toplamına ulaştığımız vakitten itibaren, özellikle herkesin söz söyleyebileceği konularda (“şu anda yağmur yağıyor.” önermesinde olduğu gibi) aynı yargılara varırız. Kimimiz “Hayır, aslında biz yağmur yağıyor sanıyoruz” derken diğerimiz “Hayır hayır, yağmur yağdığını sanıyor, biz de ona uyuyoruz” ve bir diğerimiz de “Basbayağı yağmur yağıyor işte!” yargılarına varabiliriz. Ancak daha dikkatli baktığımız zaman, görürüz ki, bu üç argüman da “yağmur”u içeriyordur; en azından “içinde yağmur olan bir şeyler olduğu” konusunda uzlaşabiliriz. Üstelik büyük olasılıkla ezici bir çoğunluğumuz üçüncü argümandan taraf olur.

“Yani ’sağduyu evrenseldir!’ mi demek istiyorum?”
Doğallıkla her zaman değil ve yukarıda belittiğim gibi, sağduyu ancak ortak önyargılarımız kadar evrensel olabilir. Yaşamında hiç yağmur görmemiş, kuzey kutbundan gelen bir kişinin, “gökten düşen suya” dair çok farklı çıkarımları olabilir.

“Biraz can sıkıcı bir duruma sokmadım mı kendimi? Başlangıçta sağduyuya ‘doğru’ ve ‘kesin’ olabileceği için sığınmıştım ancak şimdi baktığımda durum hiç de öyle görünmüyor öyle değil mi?”
Aslında değil. Çünkü, buraya kadar olan çıkarımlarımı da farkında olmadan sağduyumu kullanarak yapmıştım. Bu satırları okuyan birileri varsa, onlar da sağduyularını kullanarak buradaki düşünceler hakkında kendileri adına bir kanıya varıyorlar. Demek ki, sağduyu “kesin” ve “doğru” olduğunu bize henüz kanıtlayamamış olsa bile, bir başlangıç noktası olarak iş görür gibi duruyor.

“İyi anladım; Tutturmuşum bir “sağduyudur” gidiyorum ama tüm çıkarımlarımı salt sayduyuya dayanarak yapabilir miyim?”
Herhalde yapamam. Newton fiziği ya da Euclides geometrisi uzun yıllar -hatta yüzyıllar- iş gördüler. Üstelik bir kez kabul edilip “kanıtlanmış” gibi görüldükleri bu uzun zaman boyunca insanlar bir sürü işlerini bu prensipler üstüne kurdular ve gayet de memnundular. Ancak öyle bir vakit geldi ki, insanlar işlerinde bu modellerin yetersiz olduğunu fark ettiler ve başka fizik ve geometri modelleri ortaya atıldı ve özellikle fizikte, hala atılıyor da. Bırak benim gibi kulaktan dolmacı ukala adamı, çoğu teorik fizikçi bile, bazı anlar geliyor ki, ancak varsayımlarla konuşmak durumunda kalıyor; Adı üstünde “teorik”.
Dahası, “avucumda bir tane fasulye varken, aynı avucuma bir tane daha fasulye koyduğumda, artık elimde iki fasulye olmuş olacağı” fikri bile bir varsayımdan ibaret; yalnızca bugün için işimize geldiğinden “öyleymiş gibi yapıyoruz.”
O zaman ben de pekala şimdilik işimi gören sağduyu ile başlayıp, onunla işimi görebildiğim yere kadar gidip, daha sonra başka bir yöntem, ya da “başka bir yöntem daha” arayabilirim.

Adam Smith’in Mezarı. Wikipedia arşivinden

“Tamam. Örnekleri dallandırıp-budaklandırırsam, basitlik istediğim yerde karmaşaya yol açmış olacağım. Şimdilik ’sağduyu’ ile idare etmek ‘tamam’ gibi görünüyor ve artık buradan gitmem gereken yeri düşünmeye başlayabilirim. Bir de: Bu yazının hiç bir yerinde dedikodu yapmamışım. Hasta mıyım acaba?”
Herhalde kimsenin adı geçmediği içindir. Yine de tutmayayım kendimi: “Sağduyunun büyük savunucularından” ve üçkağıdın, düzenbazlık ve sahterkarlığın nedenlerini düzgün şekilde açıklamaya girişebilmiş sayılı insanlardan Adam Smith’in (Ne demezsin! Daha şimdiden dedikodunun kokusunu almaya başladım!)aslında gizliden-gizliye Jean-Jacques Rousseau hayranı olduğunu söyleyenler var! Başkaları da Smith’in o “görünmez el”e kafayı takmasına, aslında o elin bir türlü paltosunun cebinden çıkmamış olmasının neden olduğunu söyler!

Paylaş:
  • Print
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • DZone
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Ping.fm
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati

Her seçim bir kaybediştir.” Jean-Paul Sartre

Tedrisat itibarıyla dilbilimci/çevirmen sayılabilirim. (“Aşkın Metafiziği” kitabının başlangıcı gibi oldu ancak ben Danzig’li değilim) Doğal dillerle beraber, yapay dillerle tanışmamın da, yaşım/teknoloji karşılaştırmasını yaptığımız vakitte “erken” bir yaşta, televizyonun renkli yayına geçtiği tarihlerde, dokuz ya da on yaşımda (ve kaza eseri) olduğunu söyleyebilirim.

“Yapay dil” derken hem Esperanto, hem de Basic ve Assembly’den söz ediyorum. Aynı zamanda Internet’in kavram olarak bile yaşamımızda bulunmadığı, tüm bilebildiklerimizin, aslında bizden daha fazlasını bilmeyen “Sözde Ermeni Kıyımı” yollu “bilgisayar mühendislerinin” çevirdiği boktan kitaplardan ve bir takım ingilizce metinlerden edinilmeye çalışıldığı zamanlardan da söz ediyorum.

Sinclair ZX Spectrum ve daha sonra anamın zavallı memur maaşına yapılan taksitlerle edinilen Amstrad CPC 6128′den ve Locomotif Basic’ten, Pascal’dan, yetmedikleri yerde Assembly’den de söz ediyorum, zira o zamanlar o makinelerde oyun oynamak kod yazmaktan daha zor, kod yazmak ise deveye hendek atlatmak demekti!

Zaman içinde hasb-el-kader (daha doğrusu “merak” ve “yaşamın akışı”) bir kaç doğal ve yapay dil daha öğrenmek olanağı buldum, fırsat buldukça yenilerini inceleyebilmek ve vaktim oldukça öğrenmek için hala can atıyorum ve bu hevesim, görülebileceği gibi çocukluktan kalma. Diğer yandan, üst cümlede altı çizilecek ayrıntı benim için “vakit”.

Çocukluk hevesim programcılığın, akademik kariyerimin önüne geçip ekmek teknem haline gelmesi, 1999 yılının başlarına ve o vakit başka bir Türk programcıya gönderdiğim, yazdığı kodla ilgili bir soru içeren bir e-postaya gelen yanıta denk gelir: “Hocam, sen hakikaten dilbilimci misin? Benle kafa buluyorsun gibime geliyor. Söylediğin şeyleri ben programcı olarak yazdığım kodda düşünmemiştim.”

Elbet o vakitler çok cahildim ve nasıl bir batağa saplandığımı(!) bilmiyordum ancak kariyer değişikliği için beni tetikleyen bu küçücük “gaz” oldu. O vakitten bu yana durmak dinlenmek bilmeden öğreniyorum, kod yazıyorum, hala yazılım tasarım mantığı üstüne öğrenmeye ve öğretmeye devam ediyorum ve bugün geriye baktığımda utanmadan söyleyebilirim ki, akademik ortamlarda “şu ya da bu programlama dili”, “şu ya da bu kod tasarım örüntüsü” ile beynim düdüklenmediği için çok şanslıyım ve bu sayede aynı fakültelerde derslerde örnek verilen kodlar yazabiliyorum.

Bu uzun sayılabilecek girişi, nasıl düşündüğümü ve fikirlerimin altında yatan geçmiş alışkanlıkları ve önyargıları tanımlayabilmek için yazmak zorundaydım. Şimdiye dönelim.

Güncel durum şudur: İş çok. Buna rağmen gördüğünüz gibi blog yazmaya vakit ayırabiliyorum ve bunu temelde iki programlama diline borçluyum: Python ve PHP. Bana PHP hızlı, Python düzgün ve tertemiz kod yazdırıyor. Son on yıldır PHP ile uğraşmıyor olsam (sorunların nasıl çabucak çözülebileceğine dair deneyimi göz önüne alın) ve Python kütüphaneleri anında işimi PHP ile görebildiğim kadar zengin olsa, bugün tereddüt etmeden her şeyimi Python’a taşırdım. İşin doğrusu şu ki, bugün de çoğu hassas işlerimi Pyton’a yaptırıp, PHP’den çağırıyorum ve son üç yıldır günden güne Python’u daha çok benimsediğimi hissediyorum. Bunu ben koskoca bir PHP framework’ü yazacak derecede PHP’yi seven adam olarak söylüyorum.

Pekiyi, bu kadar vakti nereden bulabiliyorum? Basit: JAVA kodlamıyorum. JAVA biliyor muyum? Herhalde sizden iyi biliyorum(!) ve uzun vakti “Düzgün bir programlama dili nasıl olmalı?” sorusuyla geçmiş kişi olarak JAVA’yı hakikaten çok beğeniyorum ancak söz bana ait değil, anonim: “JAVA ile üç birim vakit harcayan, PHP ile bir birim vakit harcar.” Üstelik JAVA’nın PHP ve Python’a her benchmarkta üstün çıktığı da kılavuz sitemez bir köy.

Müşteri ya da patrona “Hacı bu işi JAVA/Spring ile kodlayalım, süper olur ama iki kat fazla para ve vakit isterim!” diye anlatamazsınız. Adam size fazladan $20.000 vereceğine, iş için kullandığı sunucuyu $500 fazla harcayarak daha iyi hale getirir, olur biter!

Neymiş? Hızlı kod için PHP, düzgün kod için Python, vaktiniz varsa JAVA!

Paylaş:
  • Print
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • DZone
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Ping.fm
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati

Etiketler: , ,

Düşünmeye Nereden Başlamalı?

Bundan sonra genellikle bir önermenin doğru ve kesin olması için gereken şeyi inceleyecektim; çünkü böyle olduğunu bildiğim bir önerme bulduğuma göre, bu kesinliğin neye dayandığını da bilmem gerektiğini düşündüm. O düşünüyorum öyleyse varım’da düşünmek için varolmak gerektiğini çok açık görmemden başka bana doğruyu söylediğime güvenmemi sağlayan hiçbir şeyin olmadığını görerek, çok açık ve çok seçik kavradığım şeylerin hep doğru olduğunu, ama yalnızca seçik olarak kavradığımız şeylerin neler olduğunu iyi belirlemekte bazı güçlükler bulunduğunu genel kural olarak alabileceğim yargısına vardım.

Rendekar(*), “Zagon üzerine öttürme”(*)

Rendekar, su katılmamış bir kuşkucu yöntem izleyerek “kesin ve doğru” bir önerme arar ve yanıtı “Düşünüyorum öyleyse varım” önermesinde bulduğunu düşünür.

(Konuya girmeden hemen Kahraman Olgaç patentli bir dedikoduyu aktarayım (“Siz yaparsınız ‘dedikodu’ olur, biz yaparız ‘biyografi’ olur” Murat Bardakçı) : Olgaç’a göre Rendekar “Bu Fransız milleti çok disiplinsiz. Kimse şeyinin keyfinden başka şey düşünmüyor. Böyle ortamda fikir üretmem olanaksız.” diyerek savaşmakta olan orduya yazılır. Ancak orada da “Savaşta çok gürültü  oluyor; kafamı toplayamıyorum” şeklinde ifadesini bulan bir dertten musdarip olur ve son çare olarak İsveç Kraliçesi Kristina’nın(*) daveti üstüne İsveç’e, kraliçeye felsefe dersleri vermeye gider.

İsveç Kraliçesi Kristina ve Rendekar. Wikipedia arşivinden.

İsveç adetlerine göre gece sarayda kraliyet ailesi mensubu olmayan kimse kalamamaktadır ve Rendekar da istisna değildir. Dertler bununla bitmez: Kraliçe şımarık bir tiptir ve dersleri sabahın dördü gibi tuhaf saatlerde almak ister. Saray ile kenti ayıran büyük vadinin üstüne bir asma köprü kurulmuştur ve Rendekar bu köprüyü sabaha karşı dörtte geçmek zorundadır. Gel zaman-git zaman, İsveç soğuğunda asma köprüyle mücadele eden Rendekar, sonunda zaturree olur ve bu hastalıktan kurtulamayarak yaşamını yitirir. (Ben Olgaç’ın yalancısıyım, elçiye zeval olmaz!)

Diğer bir dedikodu da Rendekar’ın aslında hastalıktan ölmediği, Stokholm’de çalışan bir misyoner olan Jacques Viogué tarafından, filozofun radikal görüşlerinden fazlaca etkilenen protestan kralın en sonunda din değiştireceği korkusuyla, aldığı komünyona arsenik katmak yoluyla zehirlendiği şeklinde.

Bir sayfa yazdığım halde hala konuya giremediğime göre, en azından düşünmeye bu şekilde başlamamak gerektiğini anlamış oluyoruz! Konuya dönelim.

Rendekar’ın “Cogito Ergo Sum”a nasıl vardığını görmek için önce izlediği yöntemi kısaca anımsamak yerinde olur:

1. Yalnız emin olduğun şeyleri kabul et.

2. Sorunu gerektiği kadar küçük parçalara böl.

3. Çözümlemeye en kolay parçalardan başla.

4. Parçaların çözümlerinin mümkün olduğu kadar tam bir listesini yaparak sorunun tamamını çöz.

Bu Rendekar’ın yolu. Ben de “düşünmeye nereden başlamalı?” sorusunu sorarken dahi, aynı zamanda bir düşünme yöntemine gereksinim duyduğumu da söylemiş oluyorum ve böylece bu sorunun yanıtını da vermiş oluyorum:

Düşünmeye, bir düşünme yöntemi belirleyerek başlamalı.

Elimde bir referans noktası olmadan fikirlerimin doğru ve yöntemlerimin sağlıklı olup olmadığını bilemem. Kesin olarak bilebildiğim tek şey, tüm bunları kendime söylerken bir dil kullanıyor olduğum. Dil ise kavramların, anlam alanlarının bir araya gelmesi sonucunda oluşuyor. Anlam alanlarının herkes için, ya da farklı zamanlarda kendim için hep aynı olduğunu nereden bilebilirim, ya da bilebilir miyim? Bu kesinliği sağlayamazsam, çözümlerimi üstüne oturtacağım temelden yoksun kalmış olacağım. Başkalarına ya da kendime bir şey anlatırken, anlattığımın anlattığım gibi anlaşıldığını nasıl bilebilirim?

Yine Rendekar’a başvurayım:

Sağduyu dünyanın en iyi paylaşılmış şeyidir: çünkü her kişi ondan çok iyi pay almış olduğunu düşünür, her şeyden çok güç hoşnut olanlar bile kendilerinde bulunan sağduyudan daha çoğunu istemeye alışık değildirler. Bu konuda herkesin yanılması olası değildir: ama bu daha çok aslında sağduyu ya da us denilen iyi yargılama ve doğruyla yanlışı ayırt edebilme gücünün doğal olarak tüm insanlarda eşit olduğuna tanıklık eder; böylece görüşlerimizdeki çeşitlilik kimilerinin öbürlerinden daha ussal olmasından gelmez, düşüncemizi değişik yollardan götürüyor ve aynı şeyleri düşünmüyor olmamızdan gelir. Çünkü iyi bir zihne sahip olmak yetmez, önemli olan onu iyi kullanmaktır. En büyük ruhlar en büyük erdemlere olduğu kadar en büyük kötülüklere yatkındırlar; ancak çok yavaş yürüyenler her zaman doğru yolu izliyorlarsa koşanlardan ve doğru yoldan uzaklaşanlardan daha çok ilerleyebilirler.

Kendi payıma ben zihnimin başkalarının zihninden daha yetkin olabileceğini düşünmedim, hatta çok zaman düşüncem başkalarınınki kadar keskin, imgelemim başkalarınınki kadar açık ve seçik, belleğim başkalarınınki kadar geniş ve aydınlık olsun istedim. Zihnin yetkinliğini sağlayan daha başka nitelikler bilmiyorum; çünkü usun ya da sağduyunun bizi insan kılan ve hayvanlardan ayıran tek şey olduğu kadar onun tümüyle her kişide varolduğuna inanmak ve bu yolda aynı türün bireylerinin biçimleri ya da doğaları arasında değil, ancak raslantıları arasında çokluk ve azlık bulunduğunu söyleyen filozofların ortak görüşünü izlemek istiyorum.

Rendekar bana referans sorunuyla uğraşabilmek için bir silah sağlamış gibi görünüyor: Sağduyu. Yine de “inanmak … istiyorum” ifadesinde vücut bulduğu şekliyle, kendi bile bu silahın yeterince kudretli olup olmadığından emin değil. Sağduyu, güvenilir olduğu kesinleşirse, oldukça güçlü bir referans oluşturabilir. Acaba Rendekar’ın fikrini destekleyecek bir şeyler bulabilir miyim?

- Rendekar’ın “sağduyuya inanmak istediğini” anladığımı ve yukarıdaki ifadesini bir kez daha okursam yine aynı şekliyle ve aynı şekilde anlayacağımı biliyorum. Bu ifadeye α diyelim.

- Bu yazıyı okuyan bir kişi (ya da bizzat ben) “α ifadesinin senin için doğru olduğu yönündeki düşüncen yanlış” şeklinde bir eleştiri getirse bile, bu eleştiriyi yapabilmek için en azından benim α ifademi anlamış olacaktır.

- Böylece, artık başkalarının ya da benim farklı zamanlardaki hallerimin, (şimdilik kaydıyla) bazı önermeleri anlayabildiğimizi kesin olarak biliyorum. ve bu kesinliğin nedeninin sağduyu olduğuna da emin olabilmiş oluyorum.

Demek ki, şimdi elimde en azından anlam alanları, anlam alanlarını kullanarak oluşturabileceğim ya da karşılaşacağım önermeler, ve bu önermeleri yargılayabilmek için de sağduyu var.

Düşünmeye bu yöntemi kullanarak, anlam alanlarını incelemekten başlayabilirim.

Paylaş:
  • Print
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • DZone
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Ping.fm
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati

Bilişim İşsizleri

Bugün Hindistan’dan bilişimci ithal edilmesi fikrine dair bir haber okudum.

Haberde gözüme çarpan iki ilginç nokta oldu:
- Yerli bilişimcilerin %20’si işsiz
- Buna rağmen sektörde insan kaynağı açığı var ve bu açığın Hindistan’dan kapatılması fikri ortaya atılmış.
Teker teker inceleyelim:
Bilişimcilerin (“bilgisayar mezunlarının” ifadesi var yazıda. “bilgisayar” bir mektep ya da fakülte değildir; ondan mezun olunamaz. Bildiğimiz anlatım bozukluğu) yüzde yirmisinin işsiz olduğuna dair bir iddia ülkemiz özelinde çok temelsiz. Bir sürü adında “bilgisayar mühendisliği”, “bilgisayar programcılığı” vb ifadeler bulunan fakültemiz olduğu doğru. Bu fakültelerin yılda bir sürü mezun verdikleri de doğru. Ancak, teknik dalların hemen hepsinde olduğu gibi, yazılım sektöründe de aranan birinci kriter “mezun olunan okul” değil, “saha deneyimi”. Elbet okulların büsbütün gereksiz üstyapı kurumları olduğuna dair bir iddiada bulunmuyorum ancak okul parametrelerden biri ve en önemlisi değil.

Bir işe adam alınırken, Boğaziçi Ün., ODTÜ ve benzeri ayarda üniversite mezunlarının tercih edildiği doğru ve kanımca haklı da: istisnalar saklı olmak üzere, bu kişiler diğerlerine göre işlerinde “daha iyi”. Yine de bu durumu mezun oldukları üniversiteyle ilişkilendirmek “yanlış korelasyon” olacaktır zira, söz konusu okulların giriş puanları diğerlerine göre daha yüksek, dolayıyla zaten ellerindeki öğrenci hammaddesi kabaca ifade edecek olursak “daha kaliteli”. Bu okullara girebilmeyi başarmış çocuk, diğerlerine göre çoğu durumda zaten “bir adım önde” ve o bölümü bitirmiş de olsa, bitirmemiş de olsa, sahada kazanacağı deneyimle de birleştikçe, zaman içinde işinde diğerlerine göre daha iyi hale gelebileceğini kestirebilmek çok zor olmasa gerek.

Öte taraftan yazılım sektörünün başka bir özelliği de var: İyi yazılımcı, akademik kariyer yaparak kazanabileceği paranın kat be kat fazlasını piyasada çalışarak kazanabilir. Bunun getirdiği iki sonuç var: İlki, yazılım alanının cazibesi, kardeş disiplinlerden ya da ilgisiz gibi görünen alanlardan kişileri de kendine çeker. Yazılım piyasasındaki üst seviye insan kaynağını incelediğinizde, bilgisayar programcılığı bölümü mezunları kadar (ve belki daha büyük oranda) matematikçileri, fizikçileri ve hatta dilbilimcileri görürsünüz. İkincisi, bu alanda çalışan ve sivrilmek amacında/sivrilmiş kişilerin akademik kariyer yapmak yerine piyasada çalışmaya yönelmeleri durumu. Özellikle ikinci sonucun doğurduğu geçişli sonuç da kendini (yine istisnalar saklı olmak kaydıyla) “akademik kadronun, piyasadaki kadroyla karşılaştırıldığında daha zayıf bir tablo ortaya koyması” şeklinde gösteriyor. Burada yapacağımız son analizde, zaten kendileri genellikle yetersiz olan akademik kadronun öğrencilere verebileceği çok şey olamayacağından öğrencilerin yine kendilerini yetiştirmek durumunda kalmaları. Tabii, ideal üniversite ortamında akademisyenin öğrenciye bir şey “vermesi” zaten işin tanımına aykırı ancak yüksek öğretim kurumlarında, ortaöğretim düzeyinde alınmış olan türkçe ve inkılap tarihi derslerinin zorunlu olarak tekrar okutulduğu bir ortamda, bu tür işlerin mantığını sorgulamak ayrı bir yazı konusu olur.

Tüm bunlara bağlı olarak vardığımız sonuç şu: Diplomasında ne yazarsa yazsın yazılımcı, okul sırasında ya da sonrasında sürekli okumaya ve kendini geliştirmeye devam etmedikçe, sektörde deneyim kazanmadıkça işsiz ya da deneyim kazanana kadar düşük ücretli işlerde çalışır bulacak. Elindeki diplomaya güvenip işe girmeye çalışmak ve ucundan-kıyısından öğrenebildiklerini de unutmak istiyorsa devletin açacağı memur sınavlarını kaçırmayacak ve bu sınavlardan da umduğunu bulamazsa, yazının başında bahsedilen yüzde yirmi içindeki haklı yerini alacak. Yoksa “üç yıl ve üstü deneyimli iyi yazılımcı” tanımına uyan bir adam o an için işsizse, bu ancak ve ancak onun kendi seçimi olabilir.

Hindistan’dan yazılımcı ithal etme konusuna gelelim:
Uzun yıllar boyunca Hint yazılımcılarını ve yaptıkları işleri yakından görebilmek olanağım oldu. Genel gözlemlerim şu şekilde: Okul yıllarında başarılı olacağının işaretlerini veren yazılımcı adaylarını, oradaki şirketler daha o gençler mezun olmadan bağlıyorlar ve o gençler oldukça mantıklı maaşlarla Hindistan’da ya da duruma göre batı avrupa/amerika ülkelerinde çalışmaya başlıyor. Birçok büyük yazılım firmasının Hindistan’da büyük merkezleri-kolları var. Bunlardan arda kalanlar iç ve dış piyasada iş aramaya başlıyor ve yine bir çoğu, yine mantıklı ücretlerle ve olanaklarla yerel firmalarda çalışıyor. Bunlardan geri kalanı ya tembel ve kolay para peşinde olduklarından ya da düpedüz işe yaramaz olduklarından internet üstünde ya da fiziki olarak yurt dışında iş arıyor. Yani orada sistem, bizdeki “iyi domatesi ihraç edip tapon malı iç pazara itelemek” şeklinde değil, tam tersi şekilde işliyor. Böylece bu yazıya vesile olan haberde adı geçen “bilişimciler” çoğunlukla “suyunun suyu” durumundakiler. Daha açık bir deyişle, en fazla bizdeki “neden yüzde yirmiye girdiklerini” yukarıda açıkladığım kesim kadar kalifiye olabiliyorlar.
Piyasa şartları kendi gereksinimini kendi belirler. Bu şartlar içinde, bu türden bir ithalat girişiminde bulunulsa bile, bu tür yaklaşımların uzun ömürlü olamayacağı da açık.

Paylaş:
  • Print
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • DZone
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Ping.fm
  • Reddit
  • StumbleUpon
  • Technorati

Etiketler: